“Bir binanın ruhsatsız yükselmesiyle, bir devletin ruhtan düşmesi arasındaki paralelliği görmek için mimar olmaya gerek yok. Yalnızca biraz Bergson okumuş, bir Chet Baker solosu dinlemiş ve en önemlisi – şehrinize dokunmuş olmanız yeterli.”
Bugünkü konumuz: Kentsel dönüşümün varoluşsal krizi. Ruhsatsız katların gölgesinde, “ruh” arayan bir medeniyetin çelişkisini masaya yatırıyoruz.
Ruhsatsız Yükselenler: Betonun Metafizik İsyanı
İstanbul’da bir gecekondu mahallesini “dönüştürürken”, aslında neyi yıktığımızı hiç düşündünüz mü?
- Tarih mi? (1950’lerin göç hikayeleri o tuğlalara sinmişti.)
- Hafıza mı? (O sokaklarda büyüyen çocukların ilk aşkları, kavgaları vardı.)
- Yoksa “devletin ruhu” mu?
Çelişki şu: Ruhsatsız binaları yıkarken, yerine diktiğimiz 26 katlı rezidansların “ruhsat” dosyaları kabarık ama “ruh” dosyaları bomboş. Duygusal bağ gelecek nesillere büyük bir ruhi birikim aktarır. Sizce bu gibi uygulamalar kültürel hafızamızı kesintiye uğratmıyor mu? Sebep – Sonuç ilişkisiyle baktığımızda geçmişimize baktığımızda ruhi kaygılar gütmeden yapılan revizyonların toplumumuzu hangi yoz kültür derekelerine sürüklediğine acı hislerle şahit olduk. Yine Oslo’da bir apartman projesi, “Bu bina 100 yıl sonra nasıl bir sosyal-kültürel miras bırakacak?” sorusuyla tartışılırken, biz “Kaç kat çıkarız?” diye kafa yoruyoruz.
Ankara’da bir TOKİ konutunun önünde durup da “Burada yaşayan insanlar mutlu mu?” diye sormak neden ayıp sayılır? Cevap: Çünkü devlet “ruhsat” dağıtırken, merdiven boşluğunu, asansörü, sığınağı, otoparkı unutmadı ama “ruh” için pay bırakmayı unuttu!
Büyük fikir adamı Necip Fazıl Kısakürek Adnan Menderes’i sert bir dille tenkid ederken der ki: “Madde yollarını yaptınız ancak mana yolları da lazım!”
Kopenhag’da “5 dakikalık şehir” konsepti varken (her ihtiyacın 5 dakika yürüme mesafede olduğu mahalleler), biz “5 dakikada bir AVM” konseptiyle övünüyoruz.
Ruhsatla Ruhu Nasıl Barıştırmalı?
*a) “Şehirleşme Psikiyatrisi” Departmanı: Her büyükşehir belediyesinde, projeleri “sosyal ruh sağlığı”açısından denetleyen bağımsız ekipler. (Ölçüt: “Bu site, 20 yıl sonra gecekondu ruhsuzluğuna düşer mi?”)
*b) “Kültür Ruhsatı” Zorunluluğu: Yeni yapılan her binanın en az 1 sanat eseri (duvar resmi, heykel vb.) içermesi.
c) Nordik Model: Stockholm’de belediye, “Çocuklar için oyun alanı tasarlayacak mimarları seçerken, 7 yaşındaki bir kızın fikrini oylamaya sunar. Bizde ise “Çocuk parkı ihalesi” genelde “en ucuz plastik salıncak” kriterine göre verilir.
*”Sevgili okur, bu yazıyı bitirdiğinizde lütfen pencereye yönelin. Gördüğünüz o beton yığınına şu soruyu sorun: ‘Senin ruhun nerede? Sana kim ruhsat verdi, ama ruhunu kim unuttu?’ Belki de cevap, Camus‘nun dediği gibi: ‘İnsan, içinde yaşadığı şehrin yalnızlığıdır.'”
Antika Köşesi: Saruhan Bey’den ilhamla, ona da nazire olsun diyerekten, bugünkü yazının başlığını 1936 yapımı bir Montblanc Meisterstück dolma kalemle yazdım. Çünkü “ruhsat” geçici, “ruh” kalıcıdır.
Jazz Eşlikçisi: John Coltrane – “Alabama”. Bir binanın yıkılışıyla bir medeniyetin çöküşü arasındaki o derin blues hissini yakalamak için…
Yarının Sürprizi: “Belediye Otobüsündeki Varoluşçuluk” (Konu: Toplu taşımada “kişisel alan” diye bir şeyin olmayışının felsefi çözümlemesi.)
Sizce? Ruhsatsız binalar mı daha tehlikeli, ruhtan yoksun idareciler mi?

