“To be, or not to be, that is the question.”
Bir cümle değil, bir kıyamet bu.
İnsanın kendi varlığıyla yüzleştiği, en kuytu köşede dahi susmayan o soru:
“Var olmak mı daha onurlu, yoksa her şeyden el çekip hiçliğe sığınmak mı?”
Shakespeare, Hamlet’in ağzından bunu söylediğinde, yalnızca bir prensin çöküşünü değil;
her çağın insanına musallat olan ontolojik huzursuzluğu da dillendiriyordu.
Ama Mâturîdî bir bakış, bu soruya teslimiyetle değil,
mücadeleyle cevap verir.
Çünkü Mâturîdî’ye göre “olmak”, insanın iradesiyle şekillenen bir süreçtir.
İnsanın varlığı, sadece yaratılmış olmasıyla değil;
ne yaptığıyla, neyi seçtiğiyle, neyin yanında durduğuyla anlam kazanır.
Yani var olmak, pasif bir mevcudiyet değil, aktif bir sorumluluktur.
Hamlet, karanlık bir ahlaki iklimde yaşar.
Ahlakın çözüldüğü, adaletin yozlaştığı, en yakınların bile “maskeyle” dolaştığı bir dünyada…
Bu dünya karşısında Hamlet’in zihni ikiye bölünür.
Ama Mâturîdî insanı, parçalanmaz.
Çünkü onun aklı yalnızca şüphe üretmez;
aynı zamanda hikmetle yön bulur.
Şüpheyi bir tür ilk basamak olarak görür Mâturîdî.
Ama orada kalmaz.
Aklı, sadece soru üretmek için değil;
doğruyu ayırt etmek, yani “temyiz” etmek için kullanır.
Hamlet’in zihni, temyiz edemediği için bocalar.
Mâturîdî ise der ki:
“Aklı sadece sahip olmak yetmez, onu işletmek gerekir.”
Ve o işletilen akıl, insanı çıkışsız görünen her varlık krizinden çıkarır.
Hamlet’in sancısı, bir çeşit kader sıkışmasıdır.
Ama kader, Mâturîdî için zorunlu bir çerçeve değil,
özgür iradeyi kuşatan bir zemin gibidir.
İnsan, o zeminde nasıl yürüyorsa; kendi yönünü orada belirler.
Bu yüzden Hamlet’in sorduğu, “Olmak mı, olmamak mı?” sorusu
bir Mâturîdî için ancak şöyle değişebilir:
“Nasıl olmalıyım? Ne uğruna olmalıyım?”
Çünkü mesele sadece var olmak değil,
niye var olduğunu bilmektir.

